1.07.2012

Yazmak dediğin

İçinde cümlelerin var, seni zehirleyen kelimelerden oluşan cümlelerin. İşte o cümleler kağıda yazıldığı anda zehirleme özelliklerini kaybederler ve yazılmış en zehirli sözcük yazılmamış en masum kelimeden daha az tehlikelidir. Çünkü doğmamış sözcükler zamanla sürekli şekil değiştirir, yakalayamazsın. Yazdığın an o kelimeyi zamana zımbalarsın.

Güzel bir ânına karşı olan borcunu ancak onu yazarak ödeyebilirsin, yaşatarak.

Seni dibe çeken ne varsa ondan ancak yazarak kurtulabilirsin, somutlaştırarak.

Herşeyin zamana bağlı değiştiği, değişmek zorunda kaldığı bu süreç içinde ancak yazdığın anki seni yaşatarak zafer kazanabilirsin zamana karşı.

Bu hediyenin değerini bil...

11.06.2012

Facing Ali


Muhammed Ali yi anlatan "Facing Ali" adlı belgeseli izlemek bugüne kısmet oldu. Belgesel, Muhammet Ali'nin gün be gün karşısına çıkan boksörlerin anılarını anlatmalarıyla, olayları yorumlamalarıyla ilerliyor. İzlediğim bir çok filmden daha keyifle ve ilgiyle izlediğimi söyleyebilirim, çok akıcıydı ki zaten Muhammed Ali nin hayatı başlı başına çok ihtişamlı ve hareketli bir de üstüne güzel çekilince dadından yenmiyor.

 Çok başarılı bir belgesel olmuş evet fakat ne açıdan: Muhammed Ali'yi herşeyiyle mükemmele yakın anlatabilen bir belgesel miydi? Hiç sanmıyorum. Zaten hayatındaki ayrıntılara neredeyse hiç girilmemişti, onun düşüncelerini rakiplerine söylediği iddialı sözler haricinde neredeyse öğrenmedik fakat belgeseli yapanı gerçekten takdir ettim.Türkiye nin "güzel belgesel yapma" konusunda çok geri olduğunu bir kez daha anladım. Efektler, kamera açıları, nasıl olmuşsa o adamları o kadar rahat konuşturabilmiş olması, olay örgüsünü konuşmalara yedirme becerisi, 60lı 70li yıllarda gençliklerini boksör olarak doruklarında yaşamış, yaşlanmış, yine de bir çoğu çökmemiş bu rakiplerinin de acılarına, sevinçlerine yer verme ayrıntısı, en önemlisi ise seveni sevmeyeni iki kesimin de konuşturulmuş olması vs çok başarılıydı herşey... Hep severim: ihtiyarlamış insana bakarak onun gençlik zamanlarını hayal etmeyi. Bir de bu söz konusu ihtiyarlar bir zamanlar dünyayı sallamış boksörler olunca, samimi de konuşturulunca büyük keyif aldım. Malzemesi çok kuvvetli olan içeriği biçimle yüceltmişti belgeseli hazırlayan, helal olsun. Türk yapımı belgesellerinin bir çoğu gerçekten sığ kalıyor artık. 

Muhammed Alinin Muhammed Ali olmasına vesile olan insan: Malcolm-x. Önceleri yine büyük beğeniyle izlemiş olduğum Malcolm-x filmi ve belgeseli ile birlikte şunu farkettim : karakterleri ve kaderleri çok benziyor... Hayatlarının iskeletleri ikisinin de aynı : doğup büyüdükleri ortam, isimlerini dünyaya duyurma evreleri ve hüzünlü sonları. (Malcolm-x in aksine Muhammed Ali hala hayatta olsa da belgeselde ezeli rakibi "Joe Frazer" ın  "Ali de bizim gibi bir hayat yaşamayı hakediyordu" derkenki gözyaşları izleyicinin duygularına tercüman olmuştur)

Yine başka bir rakibi onu şu sözlerle tanımlamıştı: "Çok büyük bir kalbi, iyi bir çenesi vardı, hızlı ayaklar, hızlı eller... Daha ne istersiniz ki? Daha başka birşey elde edemezsiniz"

Bedeninin gücüyle övünen, zekası ve konuşma becerisiyle kendini kanıtlamış biri için belki de başa gelebilecek en kötü şeylerden biri: parkinson hastalığı.  Ve henüz hastalığın başlangıcında olduğunu bilmezken çıktığı, kariyerindeki son maç, çok fazla iç burkucuydu. Yenildikten sonraki yüz ifadesinde yaşadığı acının ve hayal kırıklığının büyüklüğünü okuyabiliyordunuz. 

Biz yetişemedik o zamana belki ama gerçekten bir Muhammed Ali gelmiş geçmiş...Nitekim güzeldi herşey, izlemenizi tavsiye ederim.

 Kendisini burdan izleyebilirsiniz. fragmanı ise şöyle.





6.06.2012

seviyorum..

Bu zamana kadar edindiğim ezici çoğunluktaki tüm hayvan sevmeyen arkadaşlarıma rağmen, hala;

Hayvanları çok seviyorum..

3.06.2012

Hayat güzellikler ve çirkinliklerle dolu bir karmaşa. Sen bunlardan hangisini seçip göstermek istediğine karar vermiş biriyle birlikte olmalısın.

26.05.2012






     Gözler kapanıyor, gözler açılıyor. Bir dönem kapanıyor, bir dönem açılıyor. Şenlikle dünyaya gelen küçük bir kız çocuğu, sessizce dünyadan ayrılan bir anneanne oluyor. İnsanların kin dolu olmak için bu dünyanın çok kısa sürüyor olduğunu bilmesi gerek.  

     
     Kayıtsızca akan şu zamanın arkasından hevesle, merakla, gülücükler saçarak koşmak isterdim. 

1.05.2012

Karpuz kabuğundan gemiler yapmak

     Dün otobüs yolculuğumda house md'nin kaldığım bölümünü bilgisayarımda bulamayınca bir boşluğa düştüm ve ne izlesem diye aranmaya başladım. Baktım yüklenenlerde "karpuz kabuğundan gemiler yapmak" var, ne ara indirdiğimi hatırlamadım bile ama sevindim de görünce, izlemeye başladım.Çok keyifle ve sıkılmadan izledim. Gerçekten o kadar içine girip çıktım ki filmin, bir gün geçti üstünden hala aklıma geliyor, sonunda da mutlu mesut edeydi çocukları iyidi diyorum. İçimde kaldı.
    Filmde yönetmen (Ahmet Uluçay) kendi çocukluğundan bir kesidi anlatıyor. Ama izlerken de içimden geçirdim, ince ruhlu biri olmalı bu filmi yapan dedim, çok ince ayrıntılar var, gerçeği gerçek kılan olmazsa olmaz olan ince ayrıntılar ama. Hani büyükler hep der ya, eskiden böyle miydi biz şöyle şöyleydik, büyüklerimizin gözünün içine bakamazdık, saygılıydık,çalışkandık, yokluk çektik vs vs.. diye.Ananemlerin anlattığı hikayelerle bütün bu söylenenleri birleştirip bir 60lı yıllar oluşturmuşum kafamda zamanında. İşte ben onu izledim. Kafamda oluşmayan parçalar da bu filmle tamamlandı, ne de güzel oldu. 
    2 genç çocuk,Recep ve Mehmet, yazın köyden kasabaya bir yerde çıraklık yapmak için inmişler, taş çatlasın 16-17 yaşlarındalar. Kütahya'nın tepecik köyünde, orjinal şiveleriyle (ki çok tatlı kıldı filmi bu orjinallik), ustalarıyla diyaloglarıyla, birbirleriyle tartışmalarıyla, muhabbetleriyle, aşık olmalarıyla, sinema tutkularıyla (film şeritlerini "gımıldatmaya" çalışmalarıyla), parasızlıklıklarıyla, çıraklıklarıyla, utançlarıyla, çocukluk heyecanlarıyla, hayalleriyle, tavana kumsal resmi yansıtıp paçaları sıvayıp yatarak serinlemeleriyle o kadar güzel bir filmdi ki. Filmi en az kendi kadar sade sözlere sahip olan "beyaz giyme" türküsü melodisi süsledi, çok yakıştı.
     Bu çocukların yaşadıklarını izlerken "bunları yaşayan çocuk tabii ki dolu olur, hayatı bilir" dedim hiç bir sıkıntı yaşamayan şimdiki çocuklarla kıyaslayarak, yani bizlerle. Ergenlik bunalımlarımızı 20li yaşlarda yaşayan bizler, yokluk nedir bilmedik ki hiç...Çocuklar canla başla sinemacının çöplerinden arakladıkları kopuk filmleri bi dergide buldukları tarifle oynatmaya çalışırken, büyük "recüsör" olma hayalleri kurarken, benim hiç böyle bir hayalim olmadığını düşündüm. Onların ,tüm yokluklarına rağmen,benden, aslında bizden daha şanslı olduklarını anladım. 
      Anasının kendisini "güzeel piçç" diye sevdiği kendinden büyük bir kızı seviyordu Recep. "Eskiden çok zengin" olan her mahallede rastlanması olası bir aile bu, büyük kızın burnu havada davranışları, "güzel piç"in mahvoluşları, büyük kızın "güzel piç"in yazdığı mektubu gizli saklı okurken o ayak parmaklarını ufak ufak duvara sürtmesi, yine Recep'in küçük kardeşine getirdiği cevizden gizlice cebine atıp herkes uyuduktan sonra kırıp yemesi... Gerçekçi diyaloglar, güzel ayrıntılar.Ayrıca karpuzcu ustayı çok sevdim, Recebin deyişiyle "gıyak adam"dı hakkaten. Ha bi de filmin başında ve ortasına doğru sahne alan 2 kedi var, izleyenler bilir, onlara da gülmedim değil.
     Daha defalarca izleyeceğimi düşündüğüm güzel bir filmdi nitekim, filmde berber rolünde de bizzat kendisi oynayan,2009 yılında vefat eden  Ahmet Uluçay'a da Allah'tan rahmet dilerim, keşke o zamanları bu kadar katıksız aktaran onun gibi birileri daha olsaydı...
    Ortam gürültülü olduğundan kafam biraz dağınık yazdım, düşük cümleler olmuş olabilir, bunun için küçük okuyucu kitlem kusura bakmasın.Sağlıcakla kalın.

"kim icat etti len bu gımıldak lafını? adımız gımıldakçıya çıktı. gımıldakçı recep aşağı gımıldakçı memet yukarı. ne len bu? buna sinema derler sinema!"



6.02.2012

"ayh ilahi çok güldüm"

Kendi çağımda modayı yakalayamadım lan. Bu yuvarlak siyah çerçeveli gözlük ne zaman moda oldu, nasıl her yere yayıldı birden , hangi kendini bilmez entel sıfatlı insan bunun entellektüel görünümü sağladığı iddiasını ortaya attı, akıllılar niye kuyuya koştu hemen... Noldu niye böyle oldu gerçekten kaçırdım bu olayı

Sevgili bıllog, bugün hava pek güzeldi

2.02.2012

HAPŞU

Bugün annemle marketteyiz, arka hizamızda olan meyve sebzeyi falan tartan çocuk önce düzensiz ve gürültülü bi şekilde hapşırdı sonra da "HAPŞU" dedi. Bildiğin sesli bi şekilde "HAPŞU" dedi yani. Hapşırığının imajını düzeltmeye çalıştı sanıyorum.

15.01.2012

EMARSİ izınt it?

(temsili yüz ifadesi)

     Esasen yazacağım olay geçen hafta gerçekleşti, fakat o kadar konusu geçti, o kadar anlatıp eğlendik ki, artık unutulması yazık olur bu anının diyerek, sırf kendim için buraya naklediyorum anıyı, zaten çok az kişi olduğunu bildiğim siz sevdiğim insanlar, bu noktada ikinci plandasınız J
     Olay mikrobiyoloji dersinin laboratuvar finalinde geçiyor, hayatımızda ilk defa uygulama sınavını gerçekten uygularken olacak bizler hocanın ve asistanın da ilaveten verdiği gerilimle gerim gerim önlüklerimizi giymişiz kapı önünde bekliyoruz. Bilgiler havada uçuşuyor, herkesin algısı da maksimum seviyede  olduğundan o beklerken ki birbirimizden öğrendiklerimiz derste öğrendiklerimize de bin bastı, böyle de bir şey var. Neyse 5er 5er alıyorlar laboratuvara. Masanın üstünde katlanmış kağıtlardan kaderini seçiyorsun, o analizi yapıyorsun asistan izliyor, ordan da kenarda sandalyede oturan ezici tavırlarıyla öğrencileri sözlüye çekip kişi başı 5 haneye (+) ve (-) dolduran hocaya gidiyorsun. Biz de sevgili derya arkadaşımla peşpeşe çağırılıyoruz, analizlerimizi başarıyla yapıp sıraya geçiyoruz. Sıra bize geliyor. Hoca Derya’nın yaptığı deneyin yapılışını bana, benimkini ona soruyor. Ben çok da iyi bildiğim deneyi (biraz da hocanın aşırı ifadesizlikten garip bir ifade almış suratının dikkatimi sık sık dağıtması eşliğinde) anlatmaya başlıyorum. ‘işte o aşamadan sonra ME-RE-SE (MRS) besiyerine dilüsyonlardan ekiyoruz..” diyorum, bu noktada hocanın ifadesiz olan yüzü benim MERESE telaffuzumda iğrenme ile garipsemenin tam ortasında bir hal aldığından duraksıyorum.: “ ııııııııı  EM AR ES?, (hocanın yüzü daha da abuklaşıyor) ME AR Sİ?   EM AR Sİ?” bu esnada benim beynimde arka plan müziği olarak: “ ey bi si diii i ef cii eyç ay cey kel elemonopii….” Diye uzayıp giden alfabe müziği çalıyor, deli gibi harflerin İngilizce okunuşlarını tarıyorum şarkıyla hafızamda. Hocamızın  kibarca aşağılayabilen özgün bir tavrı vardır. Benim çırpınışlarım ortasında sözümü keserek usulca ama şoka uğradığı da belli olan bir ses tonuyla: “Sen ne yapmaya çalışıyorsun?” diyor.(bkz: temsili resim) Bu soru cümlesinin sonunda da gizli bir soru öbeği olarak: “gerizekalı mısın sen?” var net anlaşılır bir şekilde.'Neden ingilizce konuşmaya çalışıyorsun?? Türkçe anlayabiliyorum ben”diyor. Ben de “siz öyle bir ifadeyle bakınca ingilizce telaffuzunu istiyorsunuz sandım” diyorum. “MERESE niçin kullanılır Sena?” diyor hoca.Kapı önünde beklerken son anda öğrendiğim bu MERESE ayrıntısının bu kısmını öğrenmediğimi fark ediyorum.Yüzündeki o abuk ifadenin MERESE telaffuzumdan değil, aslında MERESE nin anlattığım analizde kullanılmadığı için oluştuğunu algılıyorum.Usulca eksiyi basıyor.
       Ve ben bu dönüm noktasından sonra iyice civataları sökerek; hoca deryaya soru sorarken hocanın yüzüne bakıp ufak ufak gülüp hocanın aniden yüzünü bana noluyo lan gibisine çevirince gülmeye devam edip bakışımı yere indirmekten tutun, hocanın bir sorusu üzerine 3ümüzünde arasında 20 cm olmasına rağmen deryayı dürtüp yüzümle ‘şş neydi o söylesene??” ifadesi yapıp ikisini birden afallatmayı başardım. 
     Yalnız yazasım mı varmış, ezilmek içime mi oturmuş ikisi de mi olmuş tam bilmiyorum ama, tek şu yarım dakikalık olay için roman bile yazabilecek kıvamdayım şu an.
     Biri beni durdursun.