"Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak bir köprü olmak isterdim; kelimeden, sevgiden bir köprü.."
karalamaca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karalamaca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29.01.2013
Tütsü
29.11.2012
"Oy nani nani"
Dün bir an yaşadım, anı değil evet sadece bir an. Anların insan üzerinde bıraktığı etki anılara kıyasla çok büyüktür. Çünkü zaman anıları şekillendirir ama “an”lara asla gücü
yetmez.
Sabah kampüse çıkıyordum; çıkmak fiilinden anlayacağınız
üzere kampüsümüz şehir merkezinden rakım olarak oldukça yüksek bir yerde, öyle
ki merkezde yağmur yağarken kampüste kar, merkezde hava günlük güneşlikken
kampüste fırtına olabilir ve ilginçtir ki bunların tersi de olabiliyor. Bu
yüzden Bolu’da mevsimine göre giyinebilmek bir sanattır, giyimini hava
koşullarına denk getirebilen de bir sanatçı hükmündedir.
Okula ilk başladığım günlerde tecrübeli öğrenci
arkadaşlarımdan biri “havası nasıl, çok soğuk oluyor mu?” soruma şöyle cevap
vermişti: “Bak, Bolu’da 3 kat giyinmen lazım: içine yazlık bir tişört üstüne
uzun kollu ince bir hırka ve üstüne mont. Ayrıca hava günlük güneşlik de olsa çantanda
hep şemsiye bulundur”. O zaman bu açıklamanın biraz şişirme olduğunu
düşünmüşsem de, artık acemilikten bilen kişi mertebesine yükseldiğim şu 5 yılda
yeni gelen arkadaşlara aynı cümleyi aynı artistlikle söyleyebilirim, keza bir
çok ibretlik olay yaşadık fakat şu an konudan o kadar saptım ki, artık o anıları da
anlatarak işin cılkını çıkarmak istemiyorum.
Ne diyordum, dün kampüse çıkıyordum evet, müzik dinliyorum bi yandan da (ergenlikte kulağımdan düşürmediğim kulaklığı artık sadece yolculuklarda kulağıma takıyorum, hey gidi) karışık modda dinlerken Karmate’nin “Lazuri nani” parçası
çıktı.(buradan dinleyin) Şevval sam ın girişinden sonra bir süre kemençe çalıyor parçada,işte bu
sıralarda otobüs fakültenin oraya gelmişti, indim.
Bizim kampüs ormanın
tam içindedir, fakülteye giden yaklaşık 50 mlik yolumuz tam orman kenarında.Bazı
sabahlar havada inanılmaz güzel bir orman kokusu, tarifsiz bir oksijen bolluğu
olur. Ve bu atmosfer güzel bir soluk olmasının dışında bana başka şeyler ifade eder: çocukluğumu ve karadenizi. bahsettiğim bu orman havası Çaykara da soluduğum ve bir daha da hiçbir
yerde soluyamadığım bir havaydı ,ilk denk geldiğimde "köy kokuyo, köy kokuyo" diye sevinçten aklım çıkmıştı. Özellikle
yağmur yağdığında inanılmaz güzellikte oluyor ve her seferinde derse girmeyip
ormanın içine dalasım geliyordu.
İşte otobüsten tam inip karşıdan karşıya geçeceğim “an”da, sene başından beri hiç denk gelmediğim o
mükemmel orman havası birden yüzüme vurdu ve aynı salisede karmatenin solisti uzunca
bir “ooy” çekti. (parçayı dinlemeniz şart bunu anlayabilmek için) Bende istemsiz
olarak onun kadar uzun olmasa da gözlerim kapalı halde derince çektiğim nefesi aynı perdeden bir “ooy” çekerek verdim. Arkadaşım kolumdan tutarak yolun ortasında gözler kapalı kafa yukarda dikili duran beni karşıya
geçirdi.
Bu bahsettiğim “an”larda aklıma hep cennet gelir. Cennetin çok
küçük parçalarının dünyada var olduğunu ve o “an”da yaşadığın hissin dünyadaki
tüm mutluluklardan apayrı bir yerde tek başına bulunduğunu yani bu dünyaya ait
olmadığını düşünürüm. Başka hiçbir his ve duygunun bulaşmadığı bu saf mutluluğu
dünyada bir anlığına da olsa yaşamanın bile bu kadar muhteşem olduğu halini
sonsuzla çarparak cenneti hayal etmeye çalışırım. Hayal gücümün sınırına geldiğim yerde bırakıp bir cümlelik bir dua eder ve hayatıma kaldığım yerden devam ederim...
7.10.2012
Sonbahar
Ölüm kendi gibi yalın şekilde işlendiğinde beni en etkileyen
film konusu. Sonbahar filmi "cemal amcanın 10 yıldır hapiste olan anarşik oğlu
Yusuf" un hikayesi. Mekan tüm ihtişamıyla Doğu Karadeniz; Artvin.
Yusuf'a ciğerlerinin çöktüğü haberi veren doktor hapisten
çıkabileceğini söyler, Yusuf Artvin e yalnız yaşayan annesinin yanına döner. Ve
Karadenizli yönetmen Onur Saylak ın resmen kendi için çektiğini düşündüren muhteşem
Karadeniz manzaralarıyla örülü şekilde en son evini,odasını 22 yaşında bırakan
32 yaşındaki adamın sakin yaşamını izleriz. Onca yılın dört duvarından olsa gerek odasında yattığında kabus görür, evin bahçesindeki tahta sedirde yatar hep.
Her şey yerli yerindedir, arkadaşları kendi yolunu
çizmiştir, sevdiği kız evlenmiştir. Sadece Yusuf “bu zamanda yaşamıyor”
gibidir.
Filmin en dramatik yanı anne karakteriydi.Oğlunun kendisine hiçbir
şey anlatmadığından yakınan çok klasik bir Karadeniz kadını olan (yerel halktan
bir teyze oynatılmış) anne çocuğu hastalandığında onu ballı sütle
iyileştirebileceğini düşünmekteydi. Oğlu bahçedeki sedirde uyurken sabah öten
kargaları söylenerek kovuyordu uyanmasın diye. Bir kız bulup çocuğunun hayatını düzene
sokabileceğini düşünüyordu.
Yusuf'un kendisi ve biz dışında öleceğini anlayan tek
karakter: gürcü bir hayat kadını.
Ve filmin yalınlığı, müziği, ve çocukluğumda yazları çok
güzel anılarımın geçtiği Karadeniz görüntülerinden sonra en sevdiğim kısmı;
ithaf:
“her
daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına...”
Not: O beraber izlediğimiz 10 kişiden 5i film sonunda filmi çok yavaş bulduklarını ve sıkıldığını söyleyeceklerdir. Benim için filmin yavaş ilerlemesi “yavaşlık içinde bir şey anlatılmadığı” takdirde bir kritere dönüşür. Bunu da belirteyim efenim.
2.09.2012
bayandan tivitır kalıbı
Tivitırı özellikle mobil olduğum zamanlarda (ve boş olduğum zamanlarda elbet çünkü biraz işsizlik işiymiş bu) seviyorum gerçekten, ama tabii gün geçmiyor ki herhangi bir mecrada gerzekçe bir şeyler olmasın. Tivıtırda da gördüğüm kadarıyla "moda kalıplar" diye bir oluşum var. Bildiğiniz kalıp cümleler kullanıyor gülüyor eğleniyor gençler..
Örneklendirelim: mesela bi ara "merhaba ben falanca bu da benim bilmemneyim" tarzı tivitler dönüyordu,o geçti, ilerleyen zamanlarda sonu " kib.öptm byes" la biten tivitler birbirinden alakasız takip ettiklerim tarafından çılgınlar gibi yazılmaya, retivit edilmeye başlandı. Şimdiyse bir olay cümlesi yazıp sonuna büyük harfle yüklemin zıt anlamlısının yazıldığı yüksek ihtimalle de yiğit özgürün şu karikatüründen türediğini düşündüğüm:
tivitler kol geziyor. Ve herkesin bu kalıplara uyarak marjinal olma çabası gerçekten görülmeye değer
1.08.2012
Çocukluğumda çizdiğim resimlerin tamamına yakını çizilebilecek kadar uçsuz bucaksız ovalardan oluşurmuş, sonunu göremeyeceğim kadar geniş alanlar tarif edermişim koşmak için, sınırlı mekanlarda hızımı alamayıp sınır olan şeye kafa göz daldığım sıkça vuku bulurmuş.
Çaykara'da çekilmiş bu resimde hayalini gerçekleştiriyor olmanın müthiş mutluluğunu yaşayan küçük bir Sena var...
1.07.2012
Yazmak dediğin
İçinde cümlelerin var, seni zehirleyen kelimelerden oluşan cümlelerin. İşte o cümleler kağıda yazıldığı anda zehirleme özelliklerini kaybederler ve yazılmış en zehirli sözcük yazılmamış en masum kelimeden daha az tehlikelidir. Çünkü doğmamış sözcükler zamanla sürekli şekil değiştirir, yakalayamazsın. Yazdığın an o kelimeyi zamana zımbalarsın.
Güzel bir ânına karşı olan borcunu ancak onu yazarak ödeyebilirsin, yaşatarak.
Seni dibe çeken ne varsa ondan ancak yazarak kurtulabilirsin, somutlaştırarak.
Herşeyin zamana bağlı değiştiği, değişmek zorunda kaldığı bu süreç içinde ancak yazdığın anki seni yaşatarak zafer kazanabilirsin zamana karşı.
Bu hediyenin değerini bil...
Güzel bir ânına karşı olan borcunu ancak onu yazarak ödeyebilirsin, yaşatarak.
Seni dibe çeken ne varsa ondan ancak yazarak kurtulabilirsin, somutlaştırarak.
Herşeyin zamana bağlı değiştiği, değişmek zorunda kaldığı bu süreç içinde ancak yazdığın anki seni yaşatarak zafer kazanabilirsin zamana karşı.
Bu hediyenin değerini bil...
3.06.2012
26.05.2012
Gözler kapanıyor, gözler açılıyor. Bir dönem kapanıyor, bir dönem açılıyor. Şenlikle dünyaya gelen küçük bir kız çocuğu, sessizce dünyadan ayrılan bir anneanne oluyor. İnsanların kin dolu olmak için bu dünyanın çok kısa sürüyor olduğunu bilmesi gerek.
Kayıtsızca akan şu zamanın arkasından hevesle, merakla, gülücükler saçarak koşmak isterdim.
1.09.2011
"bugün bayram erken kalkın çocuklar"
Hatırladığım hatırlamadığım tam 44 bayramı geçirmiş oldum bunla birlikte, biz bayramdan bayrama büyür değişirken, bayramlar da kendi içinde haliyle değişti.Evreler ise şu şekilde gelişti: Hatırlamadığım bayramlar, nabıyoz? nereye gidiyoz? biz niye gidiyoz? diye kafa yormaya başladığım bayramlar, "ben gelmicem yhaa, bana ne yhaa, siz gidin bononö çok sıkılıyom ben yhaa" bayramları (evet ergenlikten söz ediyorum), bu evreden yumuşak bir geçiş yapan diğer bir evre: kabullenme ve gerekeni yerine getirme bilinci bayramları, hemen sonrası: sosyolojik ve dini açıdan inceleyebilip sonucun çok olumlu olduğuna kanaat getirebildiğim fakat yine de yapı gereği kalabalığı sevmediğim için olumsuzluk barındıran bayramlar, ve son olarak olması gerektiği bilinciyle, getirdiği güzelliklerin bilinciyle, zevk de alarak geçirdiğim bayramlar... Büyümek zor zanaat azizim..
Bu bayram da ne kadar öncesinde bir gözümde büyüdüyse de, çok hareketli, çok tatlı, büyümüş sayılmanın nadir hissedilen sevinci ile geçti. Allah hepimizi sağlıkla sıhhatle nice bayramlara kavuşturur dilerim ki. 1. günü nonstop ziyaret (ki barış manço'nun "bugün bayram erken kalkın çocuklar" dizesini en ciddiye alan aile biz olmalıyız), 2. günü de nonstop misafir ağırlamak ile geçti fakat arkadaş o ne ağırlama..Genelde biz gezerdik hepsini şimdi hepsi bize geldi, onun da şaşkınlığı vardır üstümüzde illaki..Neyse, annem de hani pek kimse bize gelmiyor,kalıyor sonra diye eve bir tatlı yaptı, bir de benim acaip sevdiğim baklava yufkasıyla yaptığı böyle çıtır çıtır olan peynirli bir börek var onu da hazırlayıp dolaba koydu, olur ha misafir gelir belki diye. İlk günü ben diğerleriyle beraber pişirip anneanneme götürecek zannettim, baktım yok ortalıkta işte annem eve yedek kalsın falan dedi, eyvallah dedim.Ondan önceki gün de zaten ilk hazırlıyorken o an pişirecek sanmıştım o zaman da bir heves yapmıştım,yani bildiğiniz şu güne gelene kadar 3 günlük hevesim kursağımda duruyordu : bayramın 2. günü; misafirler akın akın.Bir kafile oturuyor kalkıyor anında başka kafile geliyor. İlk kafileye annem pişirdi bir orta boy tepsi, herkes böyle çok sevdi yiyor, tarifler uçuşuyor havada falan, tahminime göre hayli hayli artacaktı o tepsi ama bi daha isteyenleri gördükçe o inancımı yitirdim ve son böreği de annem mutluluk içinde çok da sevdiğim de bir amcama verdi. O an benim mod şuna döndü:
"bi gün bende yiycem" derken kalktılar ve hemen peşisıra başka bir büyük grup geldi. Meğer bi tepsi daha varmış iyi mi, annem onları da pişirdi servis ediyoruz falan böyle biten çay kolluyorum diğeri de bitirecek gibiyse bekliyorum ki iki kere gel git olmasın diye, ince hesaplar ama önemli ayrıntılar bunlar dikkatinizi çekerim. Bi de bazıları lafa dalıyor da son yudumu almıyor kırk saat ya en çok ona gıcığım eheh. Neyse, bi ara gittim mutfağa baktım 2 tane kalmış orda yumuldum homur homur yedim onları. O ezik durumda yakalanmamak için deli hızlı yedim bi de böyle, hayır bi de akşam oldu seri bi şekilde gidip geldikleri için biz de oturup atıştıramadık acıktım da yani. Neyse öyle yedim bi güzel yakalanmadan gittim içeri fakir ama gururlu bir şekilde çay servisine devam ettim. Ben erdim muradıma siz çıkın kerevetine'lik bir olaydı velhasıl-ı kelam.
Ve böylelikle bir Ramazan bayramının daha sonuna geldik.. Sağlıcakla kalın.
Bu bayram da ne kadar öncesinde bir gözümde büyüdüyse de, çok hareketli, çok tatlı, büyümüş sayılmanın nadir hissedilen sevinci ile geçti. Allah hepimizi sağlıkla sıhhatle nice bayramlara kavuşturur dilerim ki. 1. günü nonstop ziyaret (ki barış manço'nun "bugün bayram erken kalkın çocuklar" dizesini en ciddiye alan aile biz olmalıyız), 2. günü de nonstop misafir ağırlamak ile geçti fakat arkadaş o ne ağırlama..Genelde biz gezerdik hepsini şimdi hepsi bize geldi, onun da şaşkınlığı vardır üstümüzde illaki..Neyse, annem de hani pek kimse bize gelmiyor,kalıyor sonra diye eve bir tatlı yaptı, bir de benim acaip sevdiğim baklava yufkasıyla yaptığı böyle çıtır çıtır olan peynirli bir börek var onu da hazırlayıp dolaba koydu, olur ha misafir gelir belki diye. İlk günü ben diğerleriyle beraber pişirip anneanneme götürecek zannettim, baktım yok ortalıkta işte annem eve yedek kalsın falan dedi, eyvallah dedim.Ondan önceki gün de zaten ilk hazırlıyorken o an pişirecek sanmıştım o zaman da bir heves yapmıştım,yani bildiğiniz şu güne gelene kadar 3 günlük hevesim kursağımda duruyordu : bayramın 2. günü; misafirler akın akın.Bir kafile oturuyor kalkıyor anında başka kafile geliyor. İlk kafileye annem pişirdi bir orta boy tepsi, herkes böyle çok sevdi yiyor, tarifler uçuşuyor havada falan, tahminime göre hayli hayli artacaktı o tepsi ama bi daha isteyenleri gördükçe o inancımı yitirdim ve son böreği de annem mutluluk içinde çok da sevdiğim de bir amcama verdi. O an benim mod şuna döndü:
"bi gün bende yiycem" derken kalktılar ve hemen peşisıra başka bir büyük grup geldi. Meğer bi tepsi daha varmış iyi mi, annem onları da pişirdi servis ediyoruz falan böyle biten çay kolluyorum diğeri de bitirecek gibiyse bekliyorum ki iki kere gel git olmasın diye, ince hesaplar ama önemli ayrıntılar bunlar dikkatinizi çekerim. Bi de bazıları lafa dalıyor da son yudumu almıyor kırk saat ya en çok ona gıcığım eheh. Neyse, bi ara gittim mutfağa baktım 2 tane kalmış orda yumuldum homur homur yedim onları. O ezik durumda yakalanmamak için deli hızlı yedim bi de böyle, hayır bi de akşam oldu seri bi şekilde gidip geldikleri için biz de oturup atıştıramadık acıktım da yani. Neyse öyle yedim bi güzel yakalanmadan gittim içeri fakir ama gururlu bir şekilde çay servisine devam ettim. Ben erdim muradıma siz çıkın kerevetine'lik bir olaydı velhasıl-ı kelam.
Ve böylelikle bir Ramazan bayramının daha sonuna geldik.. Sağlıcakla kalın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




