anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.11.2012

"Oy nani nani"




Dün bir an yaşadım, anı değil evet sadece bir an. Anların insan üzerinde bıraktığı etki anılara kıyasla çok büyüktür. Çünkü zaman anıları şekillendirir ama “an”lara asla gücü yetmez.

Sabah kampüse çıkıyordum; çıkmak fiilinden anlayacağınız üzere kampüsümüz şehir merkezinden rakım olarak oldukça yüksek bir yerde, öyle ki merkezde yağmur yağarken kampüste kar, merkezde hava günlük güneşlikken kampüste fırtına olabilir ve ilginçtir ki bunların tersi de olabiliyor. Bu yüzden Bolu’da mevsimine göre giyinebilmek bir sanattır, giyimini hava koşullarına denk getirebilen de bir sanatçı hükmündedir.

Okula ilk başladığım günlerde tecrübeli öğrenci arkadaşlarımdan biri “havası nasıl, çok soğuk oluyor mu?” soruma şöyle cevap vermişti: “Bak, Bolu’da 3 kat giyinmen lazım: içine yazlık bir tişört üstüne uzun kollu ince bir hırka ve üstüne mont. Ayrıca hava günlük güneşlik de olsa çantanda hep şemsiye bulundur”. O zaman bu açıklamanın biraz şişirme olduğunu düşünmüşsem de, artık acemilikten bilen kişi mertebesine yükseldiğim şu 5 yılda yeni gelen arkadaşlara aynı cümleyi aynı artistlikle söyleyebilirim, keza bir çok ibretlik olay yaşadık fakat şu an konudan o kadar saptım ki, artık o anıları da anlatarak işin cılkını çıkarmak istemiyorum.

Ne diyordum, dün kampüse çıkıyordum evet, müzik dinliyorum bi yandan da (ergenlikte kulağımdan düşürmediğim kulaklığı artık sadece yolculuklarda kulağıma takıyorum, hey gidi) karışık modda dinlerken Karmate’nin “Lazuri nani” parçası çıktı.(buradan dinleyin) Şevval sam ın girişinden sonra bir süre kemençe çalıyor parçada,işte bu sıralarda otobüs fakültenin oraya gelmişti, indim.

Bizim kampüs ormanın tam içindedir, fakülteye giden yaklaşık 50 mlik yolumuz tam orman kenarında.Bazı sabahlar havada inanılmaz güzel bir orman kokusu, tarifsiz bir oksijen bolluğu olur. Ve bu atmosfer güzel bir soluk olmasının dışında bana başka şeyler ifade eder: çocukluğumu ve karadenizi. bahsettiğim bu orman havası Çaykara da soluduğum ve bir daha da hiçbir yerde soluyamadığım bir havaydı ,ilk denk geldiğimde "köy kokuyo, köy kokuyo" diye sevinçten aklım çıkmıştı. Özellikle yağmur yağdığında inanılmaz güzellikte oluyor ve her seferinde derse girmeyip ormanın içine dalasım geliyordu.

İşte otobüsten tam inip karşıdan karşıya geçeceğim “an”da, sene başından beri hiç denk gelmediğim o mükemmel orman havası birden yüzüme vurdu ve aynı salisede karmatenin solisti uzunca bir “ooy” çekti. (parçayı dinlemeniz şart bunu anlayabilmek için) Bende istemsiz olarak onun kadar uzun olmasa da gözlerim kapalı halde derince çektiğim nefesi aynı perdeden bir “ooy” çekerek verdim. Arkadaşım kolumdan tutarak yolun ortasında gözler kapalı kafa yukarda dikili duran beni karşıya geçirdi.

Bu bahsettiğim “an”larda aklıma hep cennet gelir. Cennetin çok küçük parçalarının dünyada var olduğunu ve o “an”da yaşadığın hissin dünyadaki tüm mutluluklardan apayrı bir yerde tek başına bulunduğunu yani bu dünyaya ait olmadığını düşünürüm. Başka hiçbir his ve duygunun bulaşmadığı bu saf mutluluğu dünyada bir anlığına da olsa yaşamanın bile bu kadar muhteşem olduğu halini sonsuzla çarparak cenneti hayal etmeye çalışırım. Hayal gücümün sınırına geldiğim yerde bırakıp bir cümlelik bir dua eder ve hayatıma kaldığım yerden devam ederim...

2.02.2012

HAPŞU

Bugün annemle marketteyiz, arka hizamızda olan meyve sebzeyi falan tartan çocuk önce düzensiz ve gürültülü bi şekilde hapşırdı sonra da "HAPŞU" dedi. Bildiğin sesli bi şekilde "HAPŞU" dedi yani. Hapşırığının imajını düzeltmeye çalıştı sanıyorum.

15.01.2012

EMARSİ izınt it?

(temsili yüz ifadesi)

     Esasen yazacağım olay geçen hafta gerçekleşti, fakat o kadar konusu geçti, o kadar anlatıp eğlendik ki, artık unutulması yazık olur bu anının diyerek, sırf kendim için buraya naklediyorum anıyı, zaten çok az kişi olduğunu bildiğim siz sevdiğim insanlar, bu noktada ikinci plandasınız J
     Olay mikrobiyoloji dersinin laboratuvar finalinde geçiyor, hayatımızda ilk defa uygulama sınavını gerçekten uygularken olacak bizler hocanın ve asistanın da ilaveten verdiği gerilimle gerim gerim önlüklerimizi giymişiz kapı önünde bekliyoruz. Bilgiler havada uçuşuyor, herkesin algısı da maksimum seviyede  olduğundan o beklerken ki birbirimizden öğrendiklerimiz derste öğrendiklerimize de bin bastı, böyle de bir şey var. Neyse 5er 5er alıyorlar laboratuvara. Masanın üstünde katlanmış kağıtlardan kaderini seçiyorsun, o analizi yapıyorsun asistan izliyor, ordan da kenarda sandalyede oturan ezici tavırlarıyla öğrencileri sözlüye çekip kişi başı 5 haneye (+) ve (-) dolduran hocaya gidiyorsun. Biz de sevgili derya arkadaşımla peşpeşe çağırılıyoruz, analizlerimizi başarıyla yapıp sıraya geçiyoruz. Sıra bize geliyor. Hoca Derya’nın yaptığı deneyin yapılışını bana, benimkini ona soruyor. Ben çok da iyi bildiğim deneyi (biraz da hocanın aşırı ifadesizlikten garip bir ifade almış suratının dikkatimi sık sık dağıtması eşliğinde) anlatmaya başlıyorum. ‘işte o aşamadan sonra ME-RE-SE (MRS) besiyerine dilüsyonlardan ekiyoruz..” diyorum, bu noktada hocanın ifadesiz olan yüzü benim MERESE telaffuzumda iğrenme ile garipsemenin tam ortasında bir hal aldığından duraksıyorum.: “ ııııııııı  EM AR ES?, (hocanın yüzü daha da abuklaşıyor) ME AR Sİ?   EM AR Sİ?” bu esnada benim beynimde arka plan müziği olarak: “ ey bi si diii i ef cii eyç ay cey kel elemonopii….” Diye uzayıp giden alfabe müziği çalıyor, deli gibi harflerin İngilizce okunuşlarını tarıyorum şarkıyla hafızamda. Hocamızın  kibarca aşağılayabilen özgün bir tavrı vardır. Benim çırpınışlarım ortasında sözümü keserek usulca ama şoka uğradığı da belli olan bir ses tonuyla: “Sen ne yapmaya çalışıyorsun?” diyor.(bkz: temsili resim) Bu soru cümlesinin sonunda da gizli bir soru öbeği olarak: “gerizekalı mısın sen?” var net anlaşılır bir şekilde.'Neden ingilizce konuşmaya çalışıyorsun?? Türkçe anlayabiliyorum ben”diyor. Ben de “siz öyle bir ifadeyle bakınca ingilizce telaffuzunu istiyorsunuz sandım” diyorum. “MERESE niçin kullanılır Sena?” diyor hoca.Kapı önünde beklerken son anda öğrendiğim bu MERESE ayrıntısının bu kısmını öğrenmediğimi fark ediyorum.Yüzündeki o abuk ifadenin MERESE telaffuzumdan değil, aslında MERESE nin anlattığım analizde kullanılmadığı için oluştuğunu algılıyorum.Usulca eksiyi basıyor.
       Ve ben bu dönüm noktasından sonra iyice civataları sökerek; hoca deryaya soru sorarken hocanın yüzüne bakıp ufak ufak gülüp hocanın aniden yüzünü bana noluyo lan gibisine çevirince gülmeye devam edip bakışımı yere indirmekten tutun, hocanın bir sorusu üzerine 3ümüzünde arasında 20 cm olmasına rağmen deryayı dürtüp yüzümle ‘şş neydi o söylesene??” ifadesi yapıp ikisini birden afallatmayı başardım. 
     Yalnız yazasım mı varmış, ezilmek içime mi oturmuş ikisi de mi olmuş tam bilmiyorum ama, tek şu yarım dakikalık olay için roman bile yazabilecek kıvamdayım şu an.
     Biri beni durdursun.

1.09.2011

"bugün bayram erken kalkın çocuklar"

     Hatırladığım hatırlamadığım tam 44 bayramı geçirmiş oldum bunla birlikte, biz bayramdan bayrama büyür değişirken, bayramlar da kendi içinde haliyle değişti.Evreler ise şu şekilde gelişti: Hatırlamadığım bayramlar, nabıyoz? nereye gidiyoz? biz niye gidiyoz? diye kafa yormaya başladığım bayramlar, "ben gelmicem yhaa, bana ne yhaa, siz gidin bononö çok sıkılıyom ben yhaa" bayramları (evet ergenlikten söz ediyorum), bu evreden yumuşak bir geçiş yapan diğer bir evre: kabullenme ve gerekeni yerine getirme bilinci bayramları, hemen sonrası: sosyolojik ve dini açıdan inceleyebilip sonucun çok olumlu olduğuna kanaat getirebildiğim fakat yine de yapı gereği kalabalığı sevmediğim için olumsuzluk barındıran bayramlar, ve son olarak olması gerektiği bilinciyle, getirdiği güzelliklerin bilinciyle, zevk de alarak geçirdiğim bayramlar... Büyümek zor zanaat azizim..
     Bu bayram da ne kadar öncesinde bir gözümde büyüdüyse de, çok hareketli, çok tatlı, büyümüş sayılmanın nadir hissedilen sevinci ile geçti. Allah hepimizi sağlıkla sıhhatle nice bayramlara kavuşturur dilerim ki. 1. günü nonstop ziyaret (ki barış manço'nun "bugün bayram erken kalkın çocuklar" dizesini en ciddiye alan aile biz olmalıyız), 2. günü de nonstop misafir ağırlamak ile geçti fakat arkadaş o ne ağırlama..Genelde biz gezerdik hepsini şimdi hepsi bize geldi, onun da şaşkınlığı vardır üstümüzde illaki..Neyse, annem de hani pek kimse bize gelmiyor,kalıyor sonra diye eve bir tatlı yaptı, bir de benim acaip sevdiğim baklava yufkasıyla yaptığı böyle çıtır çıtır olan peynirli bir börek var onu da hazırlayıp dolaba koydu, olur ha misafir gelir belki diye. İlk günü ben diğerleriyle beraber pişirip anneanneme götürecek zannettim, baktım yok ortalıkta işte annem eve yedek kalsın falan dedi, eyvallah dedim.Ondan önceki gün de zaten ilk hazırlıyorken o an pişirecek sanmıştım o zaman da bir heves yapmıştım,yani bildiğiniz şu güne gelene kadar 3 günlük hevesim kursağımda duruyordu : bayramın 2. günü;  misafirler akın akın.Bir kafile oturuyor kalkıyor anında başka kafile geliyor. İlk kafileye annem pişirdi bir orta boy tepsi, herkes böyle çok sevdi yiyor, tarifler uçuşuyor havada falan, tahminime göre hayli hayli artacaktı o tepsi ama bi daha isteyenleri gördükçe o inancımı yitirdim ve son böreği de annem mutluluk içinde çok da sevdiğim de bir amcama verdi. O an benim mod şuna döndü:


"bi gün bende yiycem" derken kalktılar ve hemen peşisıra başka bir büyük grup geldi. Meğer bi tepsi daha varmış iyi mi, annem onları da pişirdi servis ediyoruz falan böyle biten çay kolluyorum diğeri de bitirecek gibiyse bekliyorum ki iki kere gel git olmasın diye, ince hesaplar ama önemli ayrıntılar bunlar dikkatinizi çekerim. Bi de bazıları lafa dalıyor da son yudumu almıyor kırk saat ya en çok ona gıcığım eheh. Neyse, bi ara gittim mutfağa baktım 2 tane kalmış orda yumuldum homur homur yedim onları. O ezik durumda yakalanmamak için deli hızlı yedim bi de böyle, hayır bi de akşam oldu seri bi şekilde gidip geldikleri için biz de oturup atıştıramadık acıktım da yani. Neyse öyle yedim bi güzel yakalanmadan gittim içeri fakir ama gururlu bir şekilde çay servisine devam ettim. Ben erdim muradıma siz çıkın kerevetine'lik bir olaydı velhasıl-ı kelam.
   Ve böylelikle bir Ramazan bayramının daha sonuna geldik.. Sağlıcakla kalın.

31.01.2011

seliseLiseLiseLise

Bugün bişey anlatırken elimi istemsizce çocuk azarlar gibi sallayınca aklıma geldi, lisede başımdan geçen hala hatırladığımda güldüğüm olayı anlatacağım: lise sondaydık, bizim kimyacı sınıfı test çözsün diye serbest bırakmış test çözen sayısı çözmeyenler yanında ihmal edilecek kadar az, biz arkamda oturan enes ve alptuğ ile artık nasıl gaza geldiysek dönem ödevimiz var kütüphaneye araştırma için gidebilirmiyiz deyip çıkalım sınıftan dedik, söyledik kimyacıya pek inanmadı gibi oldu ikna aşamaları falan derken sonunda sınıftan dışardayız. Freedom. O kadar düşünceliyiz ki kütüphaneye gideceğiz dedik ya, bi kütüphaneye uğrayalım da yalan söylemiş olmayalım diye kütüphaneye indik. Şimdi kapıyı açacağız ama kim dedi hatırlamıyorum heralde enesti kütüphanede münazara çalışması olması lazım falan dedi, tam ne idi olay hatırlamıyorum ama içeride sevil hoca- zeki hoca(müdür yardımcısı) vslerin bulunma ihtimalinin yüksekliği gözümüzü korkutmuştu. Kapıyı sen aç, yok sen aç kavgası esnasında bi baktık raife geldi elinde kitap defter garibim, bizim amacımızla çıkmıştı sınıftan ama farkımız onun gerçek amacının kütüphanede ders çalışmak olmasıydı. Nasıl bir gerzeklikse kapıyı sen aç- sen aç kavgası iyice şiddetlendi, hayır aç bak özür dilerim deyip kaparsın yani ne olacak, işte o an öyle bi gaza geldik niyese kavga sürerken (raifeyle ben kapının tam önünde duruyoruz) alptuğ hızlıca kapıyı vurup açıp savurdu ve kaçtı mı.. Kapının savrulma hizasıyla raifeyle ikimiz görüş alanından kaçtık, kütüphanenin bulunduğu koridor çıkmaz koridor,ulan hangi akılla çıkmaza doğru koşuyorsun bi aramızdan enes diğer tarafa koştu neyse koridorun sonunda fazla masaları sıraları falan yığmışlar biz de oraya koşup masanın üstüne oturduk hiç bişey olmamış gibi davranma konusunda birbirimizi öğütlüyoruz heyecanla. kütüphanenin kapısı hızlıca vurulup savruldu, kapıda kimse yok, içeridekilerin halini varın siz düşünün. uzun bir sessizlik olunca 'la acaba içerde kimse yok muydu' havasına girdik ki, içerden en kızgın haliyle zeki hoca çıktı, 'KİM YAPTI BUNUU!!" diye bağırıyor bi yandan da bize doğru yürüyor, alptuğ gayet yüksek bi sesle :"sıçtk,sıçtk,sçtk" diyor... Dibimize kadar geldiğinde biz de masanın üstünden indik alptuğ:" bilmiyoruz hocam! biri vurdu kaçtı kapıya,görmedik..biz, görmedik biz çocuktu herhalde" diye saçmalamaya başladı, hoca bağırır çağırırken aniden bana dönüp: "SEN DÜN NİYE KAÇTIN OKULDAN!!" diye bağırdı, nasıl bir savunma mekanizması oluştuysa o an bende, bende aynı tonda bağırarak: "BEN KAÇMADIM HOCAM! BAŞKALARIYDI KAÇAN, BEN KAÇMADIM! GİDİN O YUKARDA..(bu esnada zavallı işaret parmağım her ne kadar hocanın yukardaki odasını işaret etme amacıyla havaya kalkmış sallanıyor olsa da görüntü itibariyle tehtit ediyor profilini sergiliyordu) KAYITLARA BAKIN!FİŞLERE BAKIN" dedim. Zeki hoca burnun dibinde sallanan işaret parmağımı kırıcakmışcasına sertçe tutup: "KOPARIRIM O PARMAĞINI!" dedi. Benim ve diğerleirinin yüz ifadesini bu noktada çok görmek isterdim çünkü zeki hoca o sinirine rağmen gülümsemeye başladı. hepimize gülümsemenin verdiği rahatlık çökmüş ve biz de gülmeye başlamışken enes de ortalığı yumuşamış görüp koridorun öbür tarafından gülerek geldi.. sonra biz hızla bahçeye çıkmak için merdivenleri tırmanırken raifeye: "ben demin zeki hocaya parmağımımı salladım?" diye sorunca bastırılmış gülmekten kendimizi bahçeye zor atmıştık. o gün tam anlamıyla kendimi çocuk gibi hissettiğim bir gündü ve çocuk olmak çok güzeldi..

14.11.2010

elif dedim BE! dedim



"8..12....24..30..hah 37 " kafamı kaldırdığımda bi kız bana fal taşı gözlerle bakıyordu, bende ona sabit baktım bir süre 'senin yerin di mi burası' dedi, 'evet' dedim. yandaki arkadaşıyla ufak bi bakışıp kalktı arka koltuğa oturdu, ben cam kenarı yerime konuşlandım, onların rahatını bozmuş 'uyuz kız' moduna girmiştim istemeden, neyse dedim salla ben cam kenarının dadını çıkartayım ki bi döndüm siyah kutucuklar var camımda,evet, cam amacı dışına kaymış bir kahramanın reklamını yapıyordu. 'Köroğlu' nun arkasından etrafı seyreylemeye çalışmaya başladım, yanımdaki kızın arkasındaki arkadaşlarıyla konuşma tonuna hayran kaldım, evin salonundaymışcasına rahattı kız, espriler yapıyordu tıpkı en yakın arkadaşıyla bi odadaymışcasına küçük düşme tedirginliği olmaksızın. arkadaşlarının verdiği cipsimsi yiyeceği şapırdatarak yiyor, uyumaya karar verdiğinde yarı yatay pozisyonu alıp bağıra bağıra koltuğun rahatsızlığından şikayet ediyordu. adı 'elif' ti, halim olsa muhabbete girip çocukluğuna inmek isterdim o denli tez konusu olabilecek bi tiplemeydi. ama ne halim ne sabrım yerinde olduğu için elimin tersiyle ağzının ortasına geçirmek istediğim biri oldu sadece. mp3çalar olmadan otobüs yolculuğu.. Allah'ın beni böyle imtihan etmemesini dilerim. Taktım kulaklıkları bastım müziği, 'elif' in sesi arka plan sesi olarak kaldı, rahatladım. ve otobüs 20 dk rötarla kalktı.
   3 buçuk saat süren bir otobüs yolculuğum olur benim min 3 haftada bir, diğer insanlar gibi kafam rahat bir yolcu olmak isterdim, olmuyor. naparım da zamanı daha hızlı geçiririm diye yolculuk zamanımdan bir gün öncesinden bilinç-gerimde düşünerek başlarım. 'uykusuz' umu alırım, mp3çalarımı şarj ederim, bir kitap alırım, bir de bulantı ilacı alırım (uyku ilacı niyetine). benim için ideal yolculuk: yolculuğumun yarısına kadar kulaklığımı takıp uyumak, yarısından sonra muavinin servis yapması, benim hareketli bir müzik eşliğinde neskafe içerek ayılmam ve bu süreçte dergimi okumam, sonraki kısım da kitap okumam. bunu gerçekleştirdiğim sanırım bir yolculuk oldu, olmaz olaydı, ütopik bir durum olarak kalsaydı da ulaşamadığım ciğere pis deseydim..
  bir gözümle 'bolu beyine selam söyleyen köroğlu' ndan dışarı izlemeye çalışırken bir gözümle muavini takip ediyordum. otobüs kalkalı 15 dk olmuştu, otobüs ışıklarını yakıp durunca kulaklığımı çıkardım ve arka plandaki elifin sesi yine hayatımın odağına oturdu, kulaklıktan dolayı anonsu duyamadığım için elif e -kaç dk sürecekmiş mola? dedim ve elif konuşabildiğimin verdiği şaşkınlıkla herhalde gözlerini faltaşı gibi açarak -20 dk sanırım dedi. 15 dk sonrasında mola verdiği için "system" e küfrettim. mola bitiminde ben yine hem dışarıyı hem muavini kesiyordum, muavin hayatından bezmiş bir kimseydi. çok bıkkın ve yorulmuş sabit tavırlarından sonra birden hareketlendi, ben muavine kitlendim,kedi olsam kulaklarımı kaldırırdım o derecede. tepsi çıkardı bi yerden; ben acaba korkuğum başıma mı geliyor diye düşünmeye kalkmadan  kutu kutu içecek  ve yiyecekleri çıkardı üst dolaptan, acıyla boynumu büktüm. "yine mi lan" dedim.."ne aceleniz var lan" dedim..bu arada bu hazırlanıp en önden servise başladı, kararlıydım her yolculuğumda olduğum gibi,bu sefer neskafe almayacaktım, şimdi neskafe içersem uyuyamazdım, neskafe midemi bulandırıyordu, neskafe ökkğtü, pisti, kakaydı. muavin yaklaşıyor, benim heyecan artıyordu." 'bişey istemiyorum' diyeceksin hepsi bu!" diyerek kendimi gazlıyordum ve muavin ön sıraya da 'nea isterdiğinizğğ?' sorusunu sorunca burnuma kahve kokuları geldi yine, hep bu koku yüzünden başıma gelen geliyordu, hep bu koku yüzünden kendime olan güvenim sarsılıyordu, önümdeki zırtapozlarda rahat rahat 'kahve alayım' dediler mi.. dediler. adam bize baktı düşmüş göz kapaklarıyla 'siz?' dedi herhalde en arka sıralarda olduğumuz için cümle git gide kısalarak bir zamir ve soru işaretine dönüşmüştü. gözlerimi kaçırarak 'kola' dedim. ben kola sevmem sevgili dostlarım. neskafe içmiş olmamak için kola alıyordum bundan önceki tüm neskafeye hayır diyemeyişlerime inat. kola aldım. içemedim, adam çöp poşeti gezdirirken içememiş olduğum bardağı utançla attım, muavin bana ' lan akacak şimdi poşetten anasını satiyim alıyon madem içsene gerizekalı' diye ayar kaysa gözümü elif in konverslerine dikip özür dileyebilirdim. kendi mallığıma sinirlendim biraz.neyse  bi şekilde servis krizini atlattığıma göre bundan sonrası geçer diye düşünmüştüm, olmadı. o kadar zor bir gün geçirmiştim ki bangır bangır müziklerle uykuya dalıp ara ara arka plandaki(!) elifin sonsuz özgüvenli sesiyle irkilip uyanıyordum. dönüp 'biraz sessiz olur musun uyumaya çalışıyorum' desem çok bilmiş gıcık kız olmakla kalmayıp sanki otobüs bir tür yatakhane çeşidi de kız gece uyutmuyormuş gibi bir abartı oluşturup ' manyak mıdır nedir?!' kızı olmak da istemediğimden bişey demedim. zaten bişey deseydim bu yazıyı da yazmazdım zira içine atılmayan çok az şey yazıya dökülür canlarım.. o otobüs dudulluya varamadı o gün, 'kötü sesli olanlar özgüvenli olmamalı' fikrinin oluşumuna sebep elif,arkamda 'ayyhh eliiff nekkadar alemsin ihihih' modunda iyice elifi gazlayan kızlar, önümde  tvdeki 'geniş aile' dizisini görebilmek ve duyabilmek için çırpınan, duyduğu her espriye kahkahalarla gülen türkiye ve balkanların en çok "geniş aile" seven iri yarı insanı,  sağ hizamda birbirini yeni tanımamışcasına ve altın günündeymişcesine bağıra bağıra muhabbet eden,gülüşen iki teyze  ile +sonsuza giden bir fonksiyona dönüşen otobüs yolculuğum. 3 bebek ve bir çocuk kusmalı yolculuğumdan sonraki en kötü yolculuk mertebesine yerleşti. Ve 'çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır' artık.

17.09.2010

wireless delirtenzi

(fısıltıyla konuştuğumu varsayın)

 temsili resim
 
saat gece yani sabah saat 04.36. uyuyamadım kalktım, içeriden internetim kesilmiş, bi şekilde geri açamıyorum varın siz gerisini sormayın. bir internet sempatizanın canının internete girmek istediği ama giremediği anlar vardır sevgili dostlarım. o zamanlar acı doludur, biraz hüzünlüdür nitekim. işte bu zamanlarımda ben de laptobumun wirelesının algıladığı tüm ağlara girmeye çalışıyorum şu an. kötü bi amacım yok, gerçekten. ne bişey indireceğim ne bişey izleyeceğim. kotaladır belki diye feysten bile video izlemeyeceğim burdan tüm ağ sahiplerine sesleniyorum: bakıp çıkacağım, gerçekten. uyku tutmadı. herşeyi kafamda tasarladım, hepinizi gıyabınızda tanıyorum: default: en çok sana abandım. ağına bu kadar basit umursamaz bi isim koyan adam şifresini de sallama bişi koyar dedim. bütün basit şifreleri denedim, olmadı. sandığımdan çetin ceviz çıktın default. sen kimsin? full çekiyorsun. ismin bu kadar basit buna karşın şifren bu kadar karmaşık, yaklaşık yarım saattir bütün 'babaların koyacağı' sayıların kombinasyonlarını denedim, olmadı. çok düşünceliyim. ya sana ne demeli 'AGAYA BELES' hasta ruhlu musun? benim gibi garibanlara eziyet çektirmek için mi böyle bi isim buldun sen pislik. sana 'baba sayıları' denerken tutmayacağının bilincindeydim. öyle egoistsin ki garanti isim soy ad hatta peşine doğum tarihini koymuşsundur. özlü söz yazmışsan bile şaşırmam. çok uyuz oldum sana. az çekiyorsun zaten. 'ABUC' var.. yine gizemli bir ağım. full çekiyor ama bir var bi yok. bu saatte ne çeşit fantazili yakın komşum internetini bi açıp bi kapıyor anlam veremedim ki zaten ismini 'ABUC' koyandan da bana hayır yoktu o yüzden pek denemedim onu. 'Buse_Beyza' var, ilk başta internet bağımlısı buse ve beyza adında iki sevimli küçük kız kardeş olduklarını düşündürttüler, sonra dedim tek bir kız da olabilir. tek bir kızsa, uyumsuz koymuşlar ismini yazık olmuş. denerken şifreyi, 'lan şifre busebeyza ya da beyzabuse ise harbi gerizekalıymışsın' dedim nasıl hırsa geldiysem. ki değildi ya da değillerdi. benim çok akıllı bi çevrem varmış, bu gece bunu anladım. aha 'abuc' geldi yine ama küçük harfli hali, kesinlikle bu komşum manyak. 'karacik' var, stabil hep orda o, limitsiz garanti ah bi şifreyi kırsam yedek ağ olsa 'bakıp çıkmalık'. daha da var ama uğraşmadım, bu bile sıkıntımı aldı tavsiye ederim. ha bu yazı da sıkıntıdandı evet, internete girmiş olsam yazmayacaktım misal. kısmet nasip bu işler. saatler 5i göstermelerde. vee bir gün daha doğarken ardından tepelerin, veda vakti geldi teletabilerinn  
5 Ağustos 2010

27.12.2009

7/1

Tarih: 12.12.09
boluda ilk yoğun kar yağışı, uzak bir yere (evet boluda da uzak bir yer vardır) gitmek zorunda olan YEDİ kız,1 taksi, taksisinde max 10 kişiyi taşımış olmakla gurur duyan(2 çocuğu da bagaja atmış) maceraperest bir taksici, mehmet abi.. günün kahramanı elbetteki mehmet abi idi. gittiğimiz uzak yer ise kaplıcaydı, bunca zaman bekleyip kaplıcalara lapa lapa kar yağan günü bularak gitmemiz ise güzeldi gerçekten.

2.08.2009

ilk sürücülük deneyimi

halk hiçbir şeyden korkmadı acemilerden korktuğu kadar.. vallahi bi de insanların tırsmasını görünce insanın daha bi frene basçağına yanlışlıkla gaza basası geliyor :P acemi: araba kullanmak için ehliyet almak amacındaki her çeşit kaza yapmaya ve korku yaymaya ehliyeti olan kişidir. bugünkü ilk sürücülük deneyimimde her ne kadar -aile ve çevre içinde araba kullanmayı öğretmekle yükümlendirilen- dayıma göre bu zamana kadarki en iyi öğrencisi ben idiysem yolda salına salına yürüyen 3 dallamanın bana güvenebilecekleri kadar iyi değildim :D önümde adamları görünce gazdan yvşça ayağını çekip debriyaja abanırken yavaşça frene basarak (evet yptm bunu) başarılı bir durma işlemi gerçekleştirmiştim. kaldırıma çıkmalarını bekledik olmadı, hala şuursuzca yürüdüklerini görünce dayım 'kalk sen' dedi ve debriyajdan ayağımı kaldırma hızı eşit değildir gaza basma hızına olunca 3 adamda birbirlerine sarılarak kendilerini kaldırıma attılar. dayım 'yaaa nası çıkıyonuz kaldırıma amaa' diye adamlara bağırırken halkın korkusu 'ben' ilerdeki bir kadını gözüme kestirmiş sinsi sinsi gülüyordum...

12.07.2009

anlamlandırılamıyor

hayatımdaki garip anlarımdan birini yaşadım bugün: maltepe carrefour daki en üst kat burger in önünde hamburgerlerimizi yerken kayki ve kobra ile, arkamda olduklarından farkında bile olmadığım ilkokul yaşlarındaki sarışın abla ve 4-5 yaşlarındaki çocuk da yemek yiyormuş. şiddetli bir dürtüklemeyle arkama baktım, çocuk bana gayet ciddi bi şekilde bakıp işaret parmağıyla da tabağını göstererek : ''yemeğimi bitirdim!'' dedi. ablasına baktım tepki vermesi için, bana baktı, akabinde önündeki boyama defterine geri döndü, çocuk ise bir az önce günlük hayatındaki bir şeyi yapmşcasına başka yerlere döndü, şok bir vaziyette dönüp kobra ile kayki ye baktım. neden yaptın lan bunu çocuk..

27.06.2009

bir zamanlar bölüm-3


dehşet çocuk sena nın yaşadığı ve yaşattıklarına devam ediyorum, ki okuyan her normal okuyucu gibi yukardan aşağı okuyacağı için bu giriş saçma olabilir, blog da son yazdıklarım başta gözüküyor ve bunu tersine çeviremedim, çevirenler söylesin bi zahmet (: neyse.. yaş 5 , zaten çocuğun 3-4-5 yaşı olaylı geçer genelde, ne şuuru yerindedir ne konuşması akıcı ve düzgündür, bebeklerden özgür ilkokullulardan daha çok gözetim altındadır, millete maskara olmaktan başka bi işi olmaz pek hobileri çizgifilm izlemek dondurma yemek fln bildiğiniz üzere.. geçiyorum olaya: annemin vaziyet diş iltihaplanmış almış başını gözüne kadar gitmiş , şiş gitmiş yani :) gözü kapanmış iyice, diş doktoru ameliyat tarihini vermiş yakın bir zamana, o tarafına yatamıyor dokunamıyor falan.. o günlerden bir gün, ben bahçede oynarken bir merve vardı, kara merve derdik çünkü esmerdi aslında 'en büyük çünkü' aynı apartmanda üst katlarda bir tane daha merve olmasıydı ve bunun da sarışın olmasıydı, kara merve -sarı merve olayı neyse, ben bu kızı pek sevmezdim zaten benden 3-4 yaş büyük idi. nası olmuşsa artık kara merve bana tokat atmış oyun esnasında, ben de küçükken bana atılan tokadı böyle hakaret gibi algılardım, zaten öyle bi anlamı da var ama hani çocuğun ne gururu olacak fln demeyin baya sinirlenirdim, ben bu kıza dalmışım tekme tokat tırnak atmışım fln, komşular bağırtıyı duyup beni zor ayırmışlar kara merve den anneme yaka paça götürmüşler. ben biraz durulunca şöyle bir duruma gelmişiz: annem yemeği karıştırıyor, ben onun boyuyla aynı hizaya gelmek için bir sandalyenin üstüne çıkmış annemin 'ama kızım niye öyle yaptın ayıp değil mi' diye sorgularıyla boğuşmaktayım. ben öyle bi ana gelmişim ki 'ama..' demişim 'ama sen bana nası vurduğunu biliyor musun??' diyerekten küçük çocuğun masum kendini kanıtlama hırsıyla annemin iltihaplı dişinin olduğu yanağa tüm gücünle geçir. anne bayıl. neyseki halam varmış o gelmiş falan filan, annemin dişinden oluk oluk iltihap aktığını halamın şahitliğiyle öğrendim. annem doktora gittiğinde ise doktor 'kızın ameliatını yapmış geçmiş olsun' der ve gönderir.. olay budur .

nasıl organizeyşın

şu nasıl geçtiğini anlayamamamdan daha doğal birşeyin olmadığı hazırlık okuduğum senemde, basic dersinde uyanık olduğum bir an derse katılma gafletinde bulunduydum. hoca anlattıkça anlatıyor ingilizce tabi, bi ara hızlı hızlı konuştu , şimdi ne 'ne dediğini' ne de o dediklerinden ne kadarını anladığımı hatırlamıyorum. ama böyle bi 'organization' diyip durmuş idi hoca, ben de en arka en köşe en cam kenarı en güzel sıramdan şöyle ani bi çıkış yaptıydım: for example nasıl organization?? şebek bi tiplemeye dönüşülüvermiştim o an..

Bir zamanlar..bölüm-2

3 yaşında..babamla sahili turlamış dönüyorken sahilin biraz ilerisinde zıpçıktı bir genç grubu içip eğleniyormuş, ben babamın paçasını tuttuğum gibi diğer yolu göstererek 'ordan gidelim'i ifade etmişim kendimce.. babam niye diye sorunca parmağımla o gurubu göstermişim, babam da hani ben yanındayım bir şey yapamazlar falan deyince benim söz şu olmuş: onlar seni de hapar beni de hapar. babam mavi ekran :)

Bir zamanlar..


2-3 yaşlarındayken, her zamanki ağlama krizlerinden birini geçirdiğim bir zaman (ki bu krizler 3-4 saati bulurmuş) yılda bir kaç kez türkiyeye dönen 'alamancı' üst komşularımız kapımızı çalmış. Annem kapıyı açtığında adamı elinde o zamanlar türkiyede bulunmayan bildiğimiz süte karıştırılan nesquikle bulmuş. 'bunu içerse susar ' demiş adamcağız, artık ne cinnet geçirdilerse yukarda herhalde bir çocuk ancak açlıktan bu kadar uzun süre aralıksız ağlayabilir diye düşündüler. Şaka maka ailemizin nesquik ile tanışması bu sayede gerçekleşmiş, babamın biraz ağlayayım da o 'kahve' den getirsinler e varan espirileri süregelmiş..

21.06.2009

argo


argo konuşmak bazen insana değişik bir tatmin duygusu veriyor olsa da, çoğu zaman başa bela oluyor. örneğin geçen annemle otobüs yolculuğunda fena yamuldum. muavinin en öndeki bizi atlayarak diğerlerine su dağıtmaya başlaması üzerine ' lan bize su vermeden geçti lan' deyivermişim.. bir kulakta da kulaklık annem bişeyler mırıldandı haliyle duyamadım, ' lan lı konuşmaya alışma' demiş.. lan mı dedim ben şimdi dedim, evet cümlenin başında ve sonunda olmak üzere 2 kere dedi , anneme hak vererek ve gülerek geçtim. akabinde annemin tepedeki ışığı kapatmamı istemesi üzerine ışık düğmesini ararken 'ne bu lan' diye bir tepki verince duman olduk.. alışkanlık fena kardeşler ablalar abiler , yapmayın..